Kırk Kişinin Katili
16/11/2008 Kırk Kişinin Katili
Kızıl devlerin sudaki nasırlı elleri
Okşar benliğimi
Gözlerinde fırtınaları tutar gibi
Düşlerim, düşlerim hep
Gümüş sokağın sefilleri
Yoksulluğunu örtemez nasıl olsa
Üzerindeki yırtık giysileri
Ve hep karanlık yüzümdeki acıların izleri
Hep saklar kaldırımlardaki sevgimi öfkemi
Ah bilemesin, ne oğullarım gömülü
Bu tenekeden yapılmış kanlı mahalleleri
Sen yokken,
Sen yokken bakışlarım hep
Kırk kişinin katili
Sezgin Selvi
Uzak Ülke
16/11/2008 Uzak Ülke
Yaşı başı geçmiş, ömrü kemale ermiş bir adama sürekli çocuk kitapları okuduğu, elinde devamlı bu tip eserlerden bulundurduğu, onlarla yatıp kalktığı için arkadaşları biraz da kızarak:”Ne buluyorsun bu çocuk kitaplarında, ne anlıyorsun bunlardan?” diye tarizde bulununca, bizimki hiç istifini bozmadan ve değme feylesoflara taş çıkartacak bir edayla- tabii biraz da aforizma cinsinden- cevap vermiş:
”Bu kitapların içine çocukluğum düştü de onu çıkartmaya çalışıyorum.”
Okuduğu kitapların içine çocukluğunu düşüren ve onu yeniden çıkarmaya çalışan bu adamın, aynı zamanda bir çocukluk özlemiyle; onların yegâne eğlencelerini, dünyanın bin bir gailesinden uzak vakit geçirişlerini doyasıya seyrettiğini tahmin etmişsinizdir.
Fani cihanda otuz yaşını devirdikten sonra “orta yaş” sınıfına dahil olup çoluk çocuğa karışan bir aile reisi olarak şahsımda ve akranlarımda bizzat tecrübe ettiğim ve zaman zaman da dile getirmekten imtina etmediğim bir temenni var: Çocukluğa tekrar dönmek.
Dilek ve temenniler bahsinde değerlendirilecek bu maddeye “büyükçe” edayla: “Her yaşın ayrı bir güzelliği var.” diyecek ağır abilerim beni mazur görsünler ki onların söyledikleri zorlarından.
Ah! O safiyet, o masumiyet, o umursamazlık!
Vatanı, meşrebi ne olursa olsun çocukluk ve çocuklar her yerde aynı güzellikte. Bizler ise cennetten kovulmanın sebeb-i hikmeti kadar sağlam olan doğum safhasını geçirmiş muhacirler olarak ömrümüzün cennetinden kovulmuş, savrulmaktayız ergenliğe, oradan ihtiyarlığa, oradan…
Bizimki bir hicret, bir yolculuklar tarihi… Üstad Sezai Karakoç’un:
Bir kadını al, onu yont yont anne olsun
Her kadın acıma anıtı bir anne olsun.
Çocuklara açılan mavi kırmızı pencere: anne
Sen bu şehrin sokaklarından geç sonsuz pencerelerle
Bir insanı al, onu çöz çöz çocuk olsun.
Mısralarında asıl vurucu yer olan son mısra bu meramımızı ifade için en güzel şarihtir.
Her insan, çocukluk özlemlerini kendi çocuklarında gidermeye teşnedir. Bunun için insan şartların verdiği müsaade kadar içindeki ukdeyi çıkarıp atma kabiliyetine sahip olur. Çocuğuna aldığı bir oyuncağı seçerken ondaki mutluluğa dair tahmini, belki de kendi çocukluğu ve çocuğununkinin yekûnundan bile fazladır.
Oyuncak dediğimiz şeyi birer endüstri mahsulü ve eşsiz teknoloji donanımlarının tezahürü olarak görmemek lazım gelir. Oynamak maksuduna eğlenmek, bir cezbe seviyesinde kendini o “an”a kaptırmak imkânını hazırlayan her şey, her durum, her alet bir oyuncaktır.
Bunu kimi zaman ayağından çıkardığı ucuz bir naylon ayakkabıya doldurduğu kumla kamyonculuk oynayan çocukta, kimi zaman çapraz çakılmış iki çıtanın etrafına sarılmış artık bezler ve bukleli saç niyetine bir araya getirilen iplerle imal edilmiş bebekte; bazen yeni sökülmüş bir pancarın altına yine bir başka pancardan yapılma tekerleklerle tasarım verilmiş bir arabada; bazen gazoz kapaklarını içtima ettirerek bir “eneke” refakatinde oynanan isabet merkezli bir kurguda, kendine has terminolojisiyle bir de hafıza gerektiren cıncıkta, bazen gödelekte, bazen kayışkızdıda, bazen körebede, yakan topta, âşıkta, firikikte ve bazen de teşekkülü ve oynanışı uzun sayfalar tutabilecek bir oyunda bulabilirsiniz.
Hepsinin öznesi de çocuktur. Hepsini güzel yapan ve oyuncak kılan çocuk muhayyilesidir. Onun içindir ki her şey bu gerçekte gizlidir.
Oyuncak dediğimiz çocuğun hayalhanesinde oyun-luk olarak -yani oyunun aktörü şeklinde- ete kemiğe bürünse de aslında oyuncak eğlenmenin kendisidir. Bunu sırtına bindiğiniz ve size eşek takliti yapan dedeniz de, iki kolunuzdan tutarak tıpkı bir salıncak gibi sallayan babanız da, omzunun başına sizi oturtarak deve güreşi yaptıran ağabeyiniz de sağlayabilir. Hepsinde de ortak murat sizin “fenafi’l-oyun”olmanızdır. Düzen böyle işler, siz de çocuk olarak oyuncaktan bunu murat edersiniz.
Bunun aksi fark edildiği andan itibaren artık dünyanın eski dünya olmadığı gün gibi aşikâr olur size. Artık kız çocuğusunuzdur: elinizde bir annelik materyali, o duyguya safha safha sizi ulaştıran bir bebek, onun konduğu bir beşik, sembolik bir ev, yolunu beklediğiniz ancak diğer rolü asla telaffuz edemediğiz şakadan bir koca vesaire vesaire…
Bir erkek çocuğusunuzdur: Elinizde, temel prensibiniz olan korumak vazifesinin olmazsa olmazlarından bir silah, burnunuzun altına -hem de o tertemiz yüzünüze- yerleştirdiğiniz takma bir bıyık, mesleğinizi yani ekmek teknenizi temsil eden bir kamyon vardır.
Bunlarla çıkardığınız düzenler, icra ettiğiniz temsil, bir müddet sizi sarıp sarmalar. Kem alet ile kemalat olmayacağını hükmen bilmeseniz de icraatta tatbik edicisinizdir. Bu da sizin seciyenizin o hassas kumaşını titizce işlemeye başlamıştır bile. Böylece, zaman erir kelep kelep…
Artık ne oyuncak ne oyun… Hiçbiri sizi sarmıyordur. Çocukluk cenneti sizi sıkmaya başlamış, içinizde biraz “büyük” olma arzusuna dair cüz’i irade ve biraz da her tercihin bir kaybediş olduğuna dair derinden bir tedirginlik vardır.
Çocukluktan kurtulmak -oyuncaklara veda etmenin dışında- çok mühim bir menzildir. Ve yaşanan her gün, kat edilen bir merhale olmasının yanı sıra, yaydan çıkmış ok misali telafisiz bir pişmanlığı da yanında getirecektir.
Çocukken derdi babam/Çoğu gitti azı kaldı
Büyüdüm adam oldum /Çoğu gitti azı kaldı
Diyen Necip Fazıl merhum hepimizin adına bu kaybedişi dile getirmiştir.
Tekrar o günlerin sığ ve selamet sahillerine belki de yazımızın başında zikrettiğimiz o adam gibi, ancak elimizdeki kitaplarla ulaşabiliriz; çünkü
Yaşamak en çok çocuklara yaraşır
Herkesin içinde bir çocukluk kavgası vardır.
Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler…
Amcamın Arabistan’dan ilk gelişinde getirdiği, kaportası kırmızı ve çıtçıtla açılan dürbünü elime alarak, yine aynı yürek kıpırtımla dağlara, uzaklarda birer nokta gibi görünen ve sürekli marşlar söyleyerek talim yapan Temeltepe’nin neşe kaynağı askerlere bakar ve onların yüzlerini ve manzarayı seçmeye çalışır: “Versene !” diye elime bakan ve şu anda her biri ayrı gurbetlerde gezen çocukluk arkadaşlarımı sinirlendirerek: “Tamam, çatlamadınız ya!” diyerek hepsini de umsuruk ederdim. Tıpkı “Beyaz Gemi”deki gibi onu bırakabilecek en son insanlar -annesi ve babası tarafından- terk edilmiş o çocuk gibi… Elimde dürbünüm, sırtımda çantam, bir de kafamda gezinen “Maral Ana” hikâyem…
Belki de uzakta bir gemi görürsem, ben de bir balık olmak için hiç düşünmeden kendimi sulara bırakırdım.
Peki, kim çıkaracaktı beni bu sulardan?
Ya çocukluğunu arayan o adam…
Ya da, çocukları bulan bir kervancı…
Erhan Paşazade
Berk Gazel
16/11/2008 'Denize bakan evler gibiydim seninle'
İlhan Berk şerefine...
Şiirin avlusundan eski komşudur bize
Fesleğen kokuları biriktirir göğsünde
Kuşlarına her akşam
Diline düşen sözcükler söylence kesilir
Suya inen ceylanın sütbeyaz gölgesidir
İnce giyimli adam
Aşklarıyla anılır denize bakan evler
Elleri titredikçe gizli tarihler düşer
Güneşi yakanlara
Şifalı ot öğüten imge değirmenidir
Bağrı yanık dağların bodrumunda dinlenir
Yüreğindeki yara
Dersi her gün coğrafya cebinde sözcükleri
Güzel Irmak'la her gün şiirli seyran vakti
Evde yoksa kim bilir
Atlas'ın kırışsa da dağılsa da Otağ'ın
Her Eşik'te dünyaya ellerini uzatan
Eleni seninledir
Hüseyin Cahit
iletişim
16/11/2008Tel : 05064326752
E-posta : kuskunakasyadergisi@gmail.com
Msn: kuskunakasya@hotmail.com



